Lütfen web tarayıcınızın Javascript desteğini aktif ediniz!

Koruyucu Aile Deneyimi Röportajı

Koruyucu Aile Deneyimi Röportajı

Koruyucu Aile Deneyimi Röportajı

Nispeten yeni bir koruyucu aile üyesi olarak duygularımı nasıl özetleyebilirim? Doğrusunu isterseniz duygularımı özetlemekten çok arkamızda bıraktığımız süreci ve bu süreçte beni meşgul eden düşüncelerimi paylaşmak istiyorum. Bunun koruyucu ailelik üzerinde düşünen, koruyucu aile olmaya karar veren ya da koruyucu aile alanında çalışan kişilere daha çok fayda sağlayacağı görüşündeyim.  O halde nereden başlayayım? Belki de bana sıkça yöneltilen sorular üzerinden ilerleyebilirim.

Nasıl karar verdik?

Koruyucu aile olmaya hiç aklımızda yokken, ilginç bir rastlantı sonucunda karar verdik. Biyolojik çocuğumuzu büyütmüş, üniversiteden mezun etmiştik. Bir gün bana, ekonomik ve sosyal olarak dezavantajlı ailelerin çocuklarına yönelik faaliyet gösteren ve benim de gönüllü destek verdiğim bir kuruluşun yöneticisi, babasının ardından annesini de kaybeden bir çocuğun geleceğiyle ilgili danıştı. Okul çağındaki çocuk için Nesin Vakfı’nın bir alternatif olabileceği üzerine konuştuk. Akşam evde eşime konudan bahsedince birden, “Acaba biz ona yeni bir aile olabilir miyiz?” sorusu şekillendi. Ancak üzerinde biraz mantıklı fikir yürütünce bunun yasal yoldan mümkün olamayacağı kanaatine vardık. Konu kapandı. Ta ki birkaç gün sonra bir arkadaşımın facebook paylaşımı dikkatimi Koruyucu Aile kavramına çekinceye dek. “Peki, böyle bir şeye ne dersin?” sorusuydu bu kez eşime yönelttiğim. Sıcak baktı hemen. Birlikte araştırdık ve denemeye karar verdik.

Biyolojik çocuğumuz varken, 50’li yaşlara yaklaşmışken neden böyle bir işe kalkıştınız?

Kırklı yaşlarımın ortalarına dek çevrem neden bir çocuk daha dünyaya getirmediğimi sık sık sorgulardı. 30’lu yaşlarda tek çocukla gayet mutlu olduğumu ileri sürerdim. Zaten yoğun meslek hayatım ve STK’lardaki faaliyetlerim ikinci bir çocuğa enerji bırakmıyordu. Sadece enerji eksikliği mi? Zamanla, bu haliyle dünyaya çocuk getirmek yerine dünyayı çocuklar için (de) daha yaşanası bir yer haline getirmenin daha anlamlı olduğunu savunma noktasına geldim. Hele de bu coğrafyanın beni giderek daha çok korkutan gidişatı söz konusuyken.

Hâlâ da böyle düşünüyorum. Belki de bu yüzden tam da artık genç değilken, tam da bizim dünyaya getirmediğimiz bir çocuğun koruyucu ailesi olmaya karar verdik eşimle.  Biyolojik çocuğumuzu büyütmüş, meslek hayatımızda daha serbest ve rahat çalışabileceğimiz koşullara kavuşmuştuk. Yine STK’larda aktiftik, yine önemli ve doğru olanın kişisel vicdan rahatlatmak değil, toplumsal düzeyde sorumluluk almak olduğu inancındaydık.

Zaten Koruyucu Aile olma kararımızın toplumsal sorumluluklarla bir ilgisi yok. Devlet bakımındaki çocuklara bile çözüm olmayacaktı, içlerinden sadece birini etkileyecekti.  Ama ona da bize de iyi gelecekti.

Kısacası Koruyucu Aile olmak çok kişisel, çok özel bir karar. Bundan öte anlamlar yüklemek, aramak gereksiz.  Bizde ateşleyici fitil “anne ya da baba olma özlemi” değildi. Ateşleyici fitil dünyaya gelmesinde benim ve eşimin hiçbir sorumluluğunun bulunmadığı bir çocuğun ihtiyacıydı. Daha doğrusu bu ihtiyacın bizim “umuda tutunma” ihtiyacımızla çakışmasıydı. Yaşadığımız coğrafyaya dair umudu yitirmemek, bu topraklarla olan bağlarımızı güçlendirmek için verdik bu kararı. Çevremizdeki birçok kişi gitme kararı alırken, kendimize kalmak için anlamlı bir neden yaratmak için verdik. Bir çocuğun aile ihtiyacını karşılamak için verdik. Dışarıda bizi mutlu eden pek az şey cereyan etmesine rağmen koruyabildiğimiz, yaşatabildiğimiz yuvamızın, sığınağımızın bir canı daha alacak büyüklükte ve onu sarıp sarmalayabilecek sıcaklıkta olduğuna inandığımız için bu adımı attık.

Başvuru sürecinde nelerle karşılaştık?

Özetleyeceksem: İyi niyet ve bürokrasiyle.

Biraz daha ayrıntılı aktaracaksam: Başvurumuzdan koruyucu aileliğimizin onaylanmasına kadar geçen süreç pürüzsüz, prosedüre uygun olarak adım adım ilerledi. İstenen belgeleri tamamlamamız 1 haftayı bulmadı.  Doktor raporlarımızı 1 günde hallettik. Buna sevinmeli miydik? Ruhsal sağlığımızı değerlendiren psikiyatr uzmanının eşime yönelttiği tek soru: “Tıp gelişti. Eşinizin hâlâ çocuk doğurabilecek yaşta olduğunun farkında mısınız?” oldu. Bana hiç soru sormadı, her ikimizle ayrı ayrı yaptığı görüşmeler toplamda 5 dakika sürdü sürmedi.  İnsan ister istemez düşünüyor:  Ya ciddi bir akıl hastalığımız olsaydı? Ya madde bağımlısı, sapkın ya da başka bir ruhsal rahatsızlıktan muzdarip olsaydık? Yine de şipşak ‘koruyucu aile olmasında sakınca yoktur’ raporu alacak mıydık?

Başvuru sürecimizden sorumlu memurumuz deneyimliydi. Görüşmeler sırasında zaman zaman içten içe kasıldığımı, kafamda sık sık “Acaba hangi kıstaslarla hareket ediyorlar”, “Gerçekten objektif mi davranacaklar?”, “Sadece çocuğun menfaati mi söz konusu yoksa ondan öte toplumsal, siyasal bazı tasarılar da rol oynuyor mu değerlendirmelerinde?” diye sorular dönüp durduğunu itiraf edeyim. Bu kuşkuculuğumun zaman zaman aşırıya kaçtığını ama yersiz olmadığını düşünüyorum. Buna rağmen bizim süreci yöneten memur özelinde, bize objektif ve samimiyetle yaklaşıldığını söyleyebilirim.

Görüşmeler ve ev ziyareti (ev ortamının bir çocuğa uygun olup olmadığı kontrol ediliyor) arasında geçen zaman bizim açımızdan sıkıcıydı. Ancak bu zamanın verimli kullanıldığı izlenimine kapılmadım. Bürokrasi her görüşme arasında 3 hafta kadar geçmesi gerektiğini ön görüyor. (En azından bize verilen bilgi bu yöndeydi). Bu 3 hafta(lar) başvurucular için beklemekle geçiyor. Peki ya kurum ne yapıyor o sürede? Açıkçası, referans gösterilen kişilerle telefon vb. yollarla ayrıntılı görüşmeler yapıldığı, el yazısıyla yazılması gereken uzun özgeçmişlerin titizlikle incelendiği ya da ailemiz hakkında sağlıklı bir bilgiye ulaşmak için daha başka yollara başvurulduğu hissi uyanmadı bende.  

Biz arada sabırsızlık gösterip kendimizi hatırlatınca yine iyi niyet ve nezaketle karşılaştık.  Bize sabırla bürokratik işleyişin zorunlulukları aktarıldı. Kibarca bizim de sabırlı olmamız gerektiği vurgulandı. Ancak bu iyi niyetli tavır profesyonel çalışma tarzının yerini tutmuyor. En azından ben bunun eksikliğini hissettim ve başvuru sürecinde kendimi giderek daha sık ve yoğun bir şekilde Koruyucu Aile sisteminin işleyişini sorgularken yakaladım.

Bunda, “Roman, Kürt, Özbek, Suriyeli ya da yabancı uyruklu bir çocuğu kabul eder misiniz?” sorusuyla her görüşmemizde tekrar tekrar karşılaşmamız da rol oynadı. Bu soruyu çok yadırgadığımızı eşim ve ben birkaç defa vurguladık. Her seferinde, “Bunu sormak mecburiyetindeyiz, çünkü birçok aile farklı kültürden ya da uyruktan çocuk kabul etmiyor,” açıklaması yapıldı. Hatta göz ve saç rengine kadar “tercihler” yapmaya kalkanlar hiç de az değilmiş. “ Peki, çocuğu böyle ayrımcı kıstaslara göre ‘seçen’ aileleri siz kabul ediyor musunuz?” İşte, bu soruyu yeterince yüksek sesle sorma cesareti gösteremedik. Sadece domates değil çocuk söz konusu olduğunun ve bizim cinsiyet dahil herhangi bir tercihimizin bulunmadığının altını kalın kalın çizdik.

Sonucunda başvurumuzdan Koruyucu Aile olarak kabul edilmemiz arasında geçen süre 6 ayı bulmadı. Kabul edilmemiz ile ailemize uygun bir çocukla tanıştırılmamız arasında geçen zaman da bugünden bakıldığında uzun değildi. Bugünden bakıldığında diyorum, çünkü benim için en zor, en heyecanlı ve tedirginlik içinde geçen haftalar o zamana aittir.

Neden mi tedirgindim? Çünkü ne ile karşılaşacağımı, beni bekleyen sorumluluğun büyüklüğünü kestiremiyordum. Biyolojik yoldan çocuk sahibi olanlar da yeni doğacak çocukları ile ilgili belli bir belirsizlik yaşarlar. Ancak bazı önemli farklar var. Çocuk tam olarak hangi yaşta olacak? Şu ana kadar ne tür deneyimler edindi? Geçmişinde ciddi bir travma var mı? Biyolojik ailesi ile bağları sürüyor mu? Bu bağların korunması yönünde verdiğim güvence benim aileme nasıl etki edecek? Bu ve buna benzer daha bir sürü soru biz koruyucu ailelere has.

Sadece bana mı has bilmiyorum, ama ben bu süreçte konu hakkında ne bulduysam deli gibi okudum. Yabancı kaynaklar taradım. En korkunç senaryolardan en olumlu örneklere kadar bulabildiğim her yazılı kaynağı didik didik ettim.

Derken telefon geldi: “Nokta nokta yurdunda ailenize uyan 3 erkek çocuğu var. Yurt müdürü sizinle tanışmak istiyor. Hemen giderseniz, size en uygun bulduğu çocukla tanıştıracak.”

İşte, bugün bile bir yere koyamadığım, amiyane tabiriyle “abuk” bulduğum tek görüşme, koşa koşa, yüreğim çarpa çarpa gittiğim bu sözü edilen yurt müdürüyle tanışma görüşmesiydi. Çünkü müdürün bizim kim olduğumuza dair doğru dürüst bir fikri yoktu. Çünkü Koruyucu Aileliğimiz çoktan onaylanmış olduğu halde, kendimizi tanıttıktan sonra onun bize yönelttiği soru şuydu: “Koruyucu Aile nedir, biliyor musunuz?” Çünkü ardından merak ettiği tek şey mesleğimiz ve yaşımızdı.

 Yanıtlarımızı aldıktan sonra, “Sizin bir sorunuz var mı?” diye sordu. Biz şaşkın şaşkın birbirimize bakıp, “Şey memurumuz … Hanım/Bey, bizi bir çocukla tanıştıracağınızı söyledi”  türü bir şeyler geveledik. Ama yurt müdürüne göre bu bir yanılgından ibaretti. Soracak başka bir şeyimiz yoksa görüşmeyi bitirebilirmişiz. Devamında neler olacağını yine kurumdaki memurdan öğrenecekmişiz. Memurumuz bizi arayacakmış.

Sonraki iki hafta herhangi bir yerden herhangi bir ses çıkmayınca dayanamayıp sürecin nasıl devam edeceğine ilişkin kurumdan bilgi istedim. Birkaç gün sonra telefonumuz çaldı. Bu kez memurumuz başka bir yurtta kalan bir çocukla tanışabileceğimizi belirtti. Üstelik o çocuğun adı ve yaşını da söyledi.  Başvurumuz somutlaşıyordu…

İşte iple çektiğimiz, heyecanla beklediğimiz an gelmişti. Hemen yurdun yolunu tuttuk ve oradaki sorumlu kişilerle kısa bir görüşmenin ardından küçük oğlumuzla tanıştık. Oğlumuz diyorum, çünkü o gün tanıştığımız ufaklık kısa bir uyum sürecinin ardından evimize taşındı. Daha yuvadan birlikte ayrıldığımız gün (hatta ondan çok önce) onun artık ailemizin kopmaz bir parçası olduğunu biliyorduk. Bu yüzden 15 günlük deneme süresi bizim için de bürokrasiden ibaretti. (Yanlış anlaşılmasın. Uyum süreci çocuk açısından son derece önemli ve gerekli. Tamamıyla yabancısı olduğu insanlarla tamamıyla yabancısı olduğu bir eve gitmek küçük savunmasız bir çocuk için ne kadar korkutucu olduğunu, onu ne denli büyük bir çaresizliğe sevk edebileceğini gözünüzün önüne getirin! Elbette önce iyice tanışmalı, ısınmalı, yarın öbür gün belki de anne – baba diye çağıracağı kişilere güven duymalı. Bu zaman ona mutlaka tanınmalı.)

Peki ya sonra, hangi zorluklarla karşılaştık?

Her çocuk farklı. Bizim oğlumuz ilk birkaç hafta aşırı uslu ve uyumluydu. Her gün biraz daha açıldı, rahatladı, güven sağladı. Bir köpeğimiz ve bir kedimiz var. İlk süreçte onlarla kurduğumuz ilişkiyi çok dikkatli gözlemledi. Gördü ki, köpeğimiz ya da kedimiz yaramazlık da yapsa, biz onlara bazen kızsak da sevgimiz değişmiyor, ne yaparlarsa yapsınlar onlardan ayrılmayı düşünmüyoruz. Bundan epey güç aldı. Evdeki en “savunmasız” varlık olmama hissi de iyi geldi, kanımca.

Başta, yaşı ve yurtta uzun süre kalmış olması itibarıyla aile kavramı olmadığı, anne ve babanın anlamını tam olarak bilmediği  (ilk günler eşimi de, beni de, evimize misafir gelen komşu kadını da yurttaki bakıcılarına hitap ettiği şekilde, yani “anne” diye çağırıyordu), dolayısıyla da karşılaştığı herkese eşit mesafede yaklaştığı için, biraz dışarıya kapalı bir ev rutini oturtmaya çalıştık. Onunla tanışmayı iple çeken akraba ve dostlarımızın ziyaretlerini peyderpey gerçekleştirmelerine dikkat ettik. Kısa sürede yeni evini ve ailesini sahiplenmesinde, “biz” diye özel, korunaklı bir alanın olduğunu hızla kavramasında bu tutum da rol oynamıştır.

Her çocuk farklı. Bunu bir kez daha vurgulamakta fayda görüyorum. Bizim oğlumuz neşeli mizaçta, duygusal, hareketli , şımarmaya müsait ama konuşarak iknaya açık ve uyum göstermeye hevesli bir çocuk. İlk günden itibaren mükemmel bir uyku düzeni ve sağlıklı bir iştahı var. Yurt yaşamından getirdiği olumlu alışkanlıkları sadece bundan ibaret değil. Oynadığı oyuncağı toplamadan yeni bir oyuncağa geçmemek, yatağını, eşya ve giysilerini düzenlemek, paylaşmaya açık olmak, kural bilinci, küçük hayal kırıklarıyla baş edebilme becerisi vs. vs. vs. konusunda yaşıtlarından epey ileri.

Haftalar birbirini kovalarken bu olumlu özellikler zayıfladı haliyle. Ailemizin ona koyduğu “sınırların” yurttaki “sınırlardan” daha gevşek olduğunu ne kadar da çabuk keşfetti J. Ne kadar da çabuk sınırın ötesine gitmeye yeltendi. J

Biz buna içten içe seviniyoruz. Diğer yandan, oğlumuzun kural ve sınırlara ihtiyacı olduğunu da biliyoruz. Bu yüzden temel kurallarda “sağlam durmaya” çalışıyoruz. Sakinliğimizi ve sevecenliğimizi yitirmeden sağlam durmayı her başardığımızda oğlumuzun gelişimine katkıda bulunduğumuzu gözlemleyebiliyoruz.

Sınırlı deneyimlerimden hareketle Koruyucu Aile’nin çocukla eşleştirilmesinden sonra sürecin başarılı ilerlemesinde birkaç faktörün önemli bir rol oynadığını söyleyebilirim:

  1. Çocuğu bir “başarı projesi” ya da “toplumsal sorumluluk projesi” olarak görmemek.
  2. Çocuğun her hareketini “suç unsuru” ya da “delil” arayan dedektif misali izlemekten, her davranışını önceki deneyimlerine bağlamaktan, her sorunun arkasında eski yaşamının izlerini görmekten vazgeçmek.
  3. Çocuğu aile yaşamının doğallığı içinde, kendinize de ona da zaman tanıyarak, tanımaya çalışmak. Bunun için oyunlar, ortak etkinlikler, sohbetler vb. yoluyla fırsatlar yaratmak.
  4. Güven ilişkisi kurmanın ve bu güveni sürekli artırmanın yollarını aramak.

Saydığım maddeler içerisinde sevgi yok. Çünkü baştan kötü niyetli değilse, her Koruyucu Aile adayı zaten sevgide kararlı. Ama o sevginin beslenebileceği, kök salabileceği bir zemin şart.

Bu arada (şimdilik) herhangi bir ciddi zorlukla karşılaşmadığımızı da araya sıkıştırayım. Konu hakkında okuduğum kaynaklardaki korkutucu senaryolardan da hareketle başlarda sürekli tetikteydim. Her an bir travma su yüzüne çıkacak, davranış sorunları baş gösterecek beklentisi içindeydim. En ufak bir şey dikkatimi çekmeye görsün, hemen derininde bir şey aramaya kalkıyordum. Oğlum bizimle sokakta başı arkaya dönük ağzı açık mı yürüyor, hazır bir yorumum vardı: “Hiç yurttan dışarı çıkmamış, mahalle görmemiş, trafikle karşılaşmamış…” 

Bu halim ta ki Koruyucu Aile sözleşmesini imzalamamız için kuruma çağrıldığımız güne dek sürdü. Bir de gördük ki, sözleşmede yer alan sınırlı bilgilerle daha önce bize oğlumuz hakkında verilen sınırlı bilgiler uyuşmuyor. Çelişkileri sorguladığımızda da tatmin edici bir netliğe kavuşamadık. Şimdi sadece tahmin yürütebiliyoruz. Ama büyük ihtimalle oğlumuz hiç de başta sandığımız kadar uzun süre yurtta kalmamış. Yurt yaşantısına bağladığım birçok şey aslında yurt kaynaklı değilmiş. Belki de o gözle bakmasam “bir şeyler” sınıfına bile girmeyen bir şeyler arkasında “farklı şeyler” aramakta çok acele etmiştim. O an dank etti.  Elbette çocuğumu, gelişimini gözlemleyecektim. Ama peşin yargılardan, kestirme yorumlardan da kendimi uzak tutacaktım. Kısacası yukarıdaki ikinci maddeyi kendime kural edindim.

Böyle çok da iyi gidiyoruz. Belki fazlasıyla şanslıyız. Belki başka Koruyucu Aileler başka deneyimler yaşıyor. Ama biz henüz birkaç ay geçmişken kendimizi “olağan” bir aile gibi hissetmeye başladık bile…

Her çocuk gibi her aile de farklı. Farklılığı kabullendiğinizde Koruyucu Ailelik zihninizde olağanlaşıyor. Herkesten farklı, diğerleri gibi bir aile oluyorsunuz.

Çevremiz nasıl karşıladı?

Akraba ve dostlarımızı önceden bilgilendirmiş, yakın olanların süreci yakından takip edebilmesine olanak sağlamıştık. Sadece destekleyici, yüreklendirici tepkilerle karşılaştık. Bu bizi çok da şaşırtmadı. Sonuçta ikimiz de görece ileri görüşlü, bilinçli, evlat edinme, koruyucu aile gibi kavramları tanıyan, bunlara zaten sıcak bakan ailelerden geliyoruz. Ayrıca bizim oğlumuz aile ve arkadaş çeperimizin karşılaştığı ilk biyolojik olmayan çocuk değildi.

Ama yadırgadığımız tepkiler de aldık. Bunlar uzun yıllardır yaşadığımız mahalledeki esnaf ve bizi yakından tanımayan bazı komşulardan geldi. (Bize göre) yersiz yorumlarda bulunan kişilerin hemen hepsinin Koruyucu Aile’nin ne olduğu konusunda hiç bilgisi yoktu. Açıklamalarımızı inandırıcı bulmamaları bu olgudan güç alıyor. Öte yandan milliyetçe dedikodu yapmayı sevdiğimiz de yadsınamaz. Yanımızda “birdenbire” küçük bir çocuğun ortaya çıkması birbirinden yaratıcı teorilerin üremesini getirdi.

Biz, açık açık soran herkese fazla detaya girmeden Koruyucu Aile olduğumuzu söylemekle yetindik. Çevremiz yeni duruma biraz alıştıktan, bazı şeyleri hazmedip, kendine başka dedikodu malzemesi bulduktan sonra, aile ve dost çevremizin dışında soran herkese sadece “oğlumuz” açıklaması yapmayı düşünüyorum. Çocuğum belli bir yaşa geldikten sonra kime neyi ne kadar söylemek istediğine kendi karar verecek. Ben açıklığın çocuğa karşı olması gerektiğine inanıyorum. Normalde de özel hayatımla ilgili ayrıntılar paylaşmadığım kişilere rapor vermeye ne gerek var? Bazen içimizden anlatmak geliyor, bazen gelmiyor. İçimizden geldiği gibi davranıyoruz.

Kimi zaman merak ve dedikodudan daha sinir bozucu tepkilerle de karşılaşıyor insan. Benim en tahammül edemediğim tavır, yabancı insanların, elle tutulur hiçbir bilgiye sahip olmadıkları halde, oğlumun biyolojik ailesi hakkında hemen ileri geri konuşma hakkını kendilerinde görmeleri.

Biz Koruyucu Aile olmakla aslında ailemizi sadece oğlumuzla genişletmedik. Sonuçta onun bir biyolojik ailesi var ve o evimize gelirken anılarını, sosyal ve kültürel köklerini, genlerini ve öncesinde biyolojik ailesiyle kurduğu bağlarını da yanında getirdi. Bunu görmezden gelmek, bu “paketi” kapının dışında bırakmasını istemek, daha da kötüsü yanında getirdiği ve bazı (olumlu ya da olumsuz) izlerini hayatı boyunca taşıyacağı geçmişini“aşağılamak”, “yargılamak” veya “silmeye çalışmak” her şeyden önce oğlumuza karşı büyük bir saygısızlık.  Biyolojik aileyi yadsımak, yok saymak, ne gerçekçi ne de çocuk yararına bir tutum. Bir çocuğun devlet korunmasına alınmasının nedenleri çoğunlukla hoş değil. Ama çocuğun bunları hazmedebilmesini, bunlarla baş edebilmesini ve kendini olduğu gibi kabul edebilmesini istiyorsak başta biz bu sorunlara toplumsal, sosyal bağlamları içerisinde, tam olarak bilemeyeceğimiz özel koşulların varlığını da hesaba katarak soğukkanlılıkla bakabilmeliyiz. Elbette asla hoş göremeyeceğimiz nedenler de olabilir. Ama çocuk ilerde (en azından kendi iç dünyasında)  ya biyolojik ailesiyle kucaklaşacak, ya araya mesafe koyacak, ya kesin bir kopuş yaşayacak. Her üç seçenek sağlıklı yaşanabilir. Tek koşul var o da çocuğun biyolojik ailesini de kapsayan gerçekliğiyle yüzleşmesi, onu kabullenmesi, bu gerçekle barışması…

İşte bu yüzden bu süreci , dolayısıyla oğlumun ruhsal dünyasını yaralayabilecek tepkilere, yorumlara kimsenin hakkı olmadığına inanıyorum!

Ya biyolojik ailesi oğlumuzu geri isterse?

Oğlumuzun geri döndürülme ihtimali son derece düşük. En azından bize verilen bilgi bu yönde. Ne var ki medyada çıkan haberlere bakılırsa (ki bunları Koruyucu Aile olmaya karar verirken didik didik taradım) bazı Koruyucu Aileler hiç beklemedikleri bir anda böyle bir durumla karşılaştığı da anlaşılıyor. Zayıf ihtimal hayat bulabiliyor.

Beni korkutan bir durum bu. Koruyucu Aile uygulamasının asıl amacının uygun koşullar oluştuğunda çocuğun biyolojik ailesine döndürülmesi olduğunun elbette farkındayım. Ancak bu gerçek nedense Koruyucu Aile tanıtımlarında, adaylarla yapılan görüşmelerle bir yandan hep araya bir biçimde sıkıştırılırken, bir yandan hemen muğlaklaştırılıyor, hafifletilmeye, “mış” gibi yapılmaya çalışılıyor: “Bu neredeyse hiç gerçekleşmiyor…”, “Çocukların yüzde yüze yakını yetişkinliğe erişinceye kadar koruyucu ailede kalıyor…”

Böylece bir sorunun üstü kapatılıyor. Çünkü ben koruyucu anne ve/veya babanın, daha önce güvendiği (güvenmekten başka çaresi olmadığı) en yakınları tarafından en az bir kez isteyerek ya da istemeyerek “hayal kırıklığına” uğratılmış, bu yüzden de dünyaya karşı güveni zaten zedelenmiş olan bir çocuğa verebileceği en önemli ve değerli şeyin “Ben her zaman yanında olacağım! Seni hiç bırakmayacağım” güveni olduğuna inanıyorum.

Nerden bakarsanız bakın, ne kadar hafifletmeye çalışırsanız çalışın, “geri döndürülme” ihtimali bunu zayıflatan bir unsur.

Asıl amaç çocuğu biyolojik aileye geri döndürmekse, “ihtimal” yerine, yasalarla ve çocuğun durumunu yakından takip eden uzmanlarla belirlenen “tanımlı süreler” olmalı.  Bu süreler biyolojik aileye tanınmalı, koruyucu aileye (ve tabii ki de yaşına uygun olarak çocuğa) açıklanmalı. Tanımlı sürenin sonunda mevcut durum yine uzmanlarca değerlendirilmeli. Böylece koruyucu aile, çocuğa “biyolojik ailenin sana bakabilmesini engelleyen belli sorunları var. Koşullarını düzeltip sorunlarını çözümlemeleri için zamana ihtiyaç duyuyorlar.  Bu yüzden önümüzdeki … ay/yıl bizimle yaşayacaksın. Ailen sorunlarını çözümlemeyi başarırsa bu sürenin sonunda onların yanına döneceksin. Ama bu bizimle kurduğun bağın kopmasına anlamına gelmez. Görüşmeye devam edeceğiz ve desteğe ihtiyaç duyduğunda hep yanında olacağız.” türünden gerçekçi açıklamalar yapabilir. Onu geleceğe hazırlayabilir.

Açıkçası, bu ve benzeri düşünceler kafamda henüz durulmuş, tam olarak bir yere oturmuş değil. Ama Koruyucu Aile kurumunun en hassas noktalarından biri olduğuna eminim. Yokmuş gibi yapılacağına çalıştaylar, seminerler, araştırmalara konu edilmesi,  yüksek sesle tartışılması gerekiyor.

Herkes Koruyucu Aile olsun mu?

Bu soruyu bana bugüne kadar kimse sormadı. Burada yine de ele almak istiyorum, çünkü yurtların kapatılması ve Koruyucu Aileliği özendirmek için yapılan kampanyalar beni epey düşündürüyor.

Ben her çocuk gibi devlet korumasındaki çocukların da aile ortamında büyümeye hakkı olduğuna inanıyorum. Ancak bu hakkın hayat bulabilmesinin yolu toplumda Koruyucu Aileliği özendirmekten geçmiyor. En azından kat edilecek ilk yol bu olmamalıdır. Koruyucu Aile uygulaması iyi denetlenmediği (ki yurtlara göre denetlenmesi çok daha zor), yeterli uzman personelle kuşatılmadığı sürece çok büyük riskler barındırıyor. Ortalama her 1-2 çocuğa bir aile düşeceğini hesaplayın. Yurdu aradan çıkardığınızda bu alanda çalışan personel sadece koruyucu aileyi ve koruyucu ailedeki çocuğu takip etmekle kalmayacak, buna bir de çocuğun biyolojik ailenin ve biyolojik ailenin çocukla ilişkisinin takibi eklenecek. Bu kadar çok aileye, bunca farklı ev ortamına teslim edilen binlerce çocuğun sağlıklı gelişip gelişmediğini, ihmal ya da istismara uğrayıp uğramadığını takip edebilecek yeterli uzman personelimiz var mı? Eğitimleri, deneyimleri yeterli mi? Koruyucu Aileleri destekleyen, eğiten programlar ne durumda? Vs. vs. sorular yanıtlanmadan, bu sorular etrafında alt yapıda ciddi mesafeler almadan yurtları kapatma ve herkese siz de Koruyucu Aile olun çağrısı yapmak bana çok da gerçekçi ve sorumluca gelmiyor.
İdealizm elbette iyidir. Ama gerçeklikle buluşabildiğinde. Bence her gün yeni istismar haberlerinin geldiği özel yurtlar istisnasız hemen şimdi kapatılmalı. Orada kalan çocuklar hemen, Koruyucu Aileliğe oranla çok daha iyi denetlenebilecek olan devlet yurtlarına yerleştirilmeli. Devlet yurtlarının çok sıkı kontrol edilmesi,  uzman personel sayısının artırılması, koşullarının iyileştirilmesi için kamuoyu oluşturulmalıdır. Ek olarak Koruyucu Aile uygulamasının devlet yurtlarına alternatif hale gelebilmesinin koşullarının niteliği, bu koşulların nasıl yerine getirilebileceği konusunda araştırmalar yapılmalı, projeler üretilmeli. Koruyucu Aile uygulamasının geliştirilmesine alt yapının geliştirilmesinden başlanmalı. Bunun her şeyden önce ciddi bir devlet bütçesi gerektirdiği de akıldan çıkarılmamalı. Koruyucu Ailelere yapılan aylık ödemeler bu bütçenin küçük bir kısmını oluşturmalı. Asıl bütçe aileleri eleyen, onaylayan, çocukla buluşturduktan sonra da takip eden uzman personele ayrılması gerektiği netleştirilmeli! Bu açıdan bakıldığında bir çocuğun koruyucu ailede yetişmesinin devlet yurtlarında yetişmesinden daha “ucuz” olduğu türü savlar doğru ve iyi argümanlar sınıfına girmiyor kanımca.

Ama burada kesiyorum. Çünkü bunlar netleşmiş savlar değil, üzerinde tartışma ihtiyacı duyduğum, genelde tartışılması gerektiğine inandığım meseleler.

Bu kadar uzatmışken duygularıma da geleyim. Küçük oğlumuz ailemizi şimdiden çok mutlu etti. O bizim neşemiz, canımız, ışığımız…

İçeriği Paylaş:

Yazar Hayat Sende

Hayat  Sende
Devlet koruması altındaki çocuk ve gençlerin hayata eşit, güçlü ve ayrımcılığa uğramadan atıldığı bir dünya için Hayat Sende...

İlginizi Çekebilir: