Lütfen web tarayıcınızın Javascript desteğini aktif ediniz!

Alim YAVUZ - Şatom Benim Üzgün Yurdum

Alim YAVUZ - Şatom Benim Üzgün Yurdum

Alim YAVUZ - Şatom Benim Üzgün Yurdum

Alim Yavuz’la ilk tanışmamız yıllar önce birlikte bir televizyon programına yurtta yetişmiş başarılı kişileri davet ettiklerinde oldu. Dönemin Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı Sn. Fatma Şahin’in de katıldığı programda yoğunluktan derinlemesine tanışamamıştık. Sosyal medyadan arkadaş olduk. Alim Abi bir sosyal hizmet uzmanıydı. Kitapları vardı. Yurt deneyimlerini anlatan kitabını ne kadar arasak da bulamadık. Tükenmişti. Yeni baskısı çıkınca hemen Hayat Sende kütüphanesine 20 tane sipariş verdik. Okuyunca uzun zamandır bu alanda çalışmamıza rağmen o kadar ufuk açıcı tespitlerle karşılaştık ki, bir röportaj vasıtasıyla Hayat Sende dostlarına da kitabı duyuralım istedik. Keyifli okumalar dileğiyle.

Merhaba, Kısaca Alim YAVUZ kimdir sorusunun cevabı nedir?

1975 Giresun doğumlu ve Giresun Yetiştirme Yurdunda 7 yaşında başladığı sosyal hizmet yolculuğuna 35 yıldır devam eden birisi. Önceleri adı Yetiştirme yurtlarının yoklama defterindeydi. Sonra yoklama defterini imzalayan sosyal hizmet uzmanı oldu. Sonra da o defteri denetleyen idareci oldu. Durumu değiştikçe, değişmeyen tek varlığıyla: KALBİYLE, bütün yaşadıklarını yeniden yazdı. Yazdıklarından şiir olanlarına “Ardıç Türküsü” (2013) ismini verdi, şiire sığmayıp anılara dökülenlerine “Şatom” (ikinci baskı 2017) dedi. Ayının kırk türküsü vardır, kırkı da armut üstünedir derler. Yazar yeni kitap çalışmalarını meslek hayatında karşılaştığı sosyal hizmet hikayeleri üzerine sürdürmektedir. Hacettepe Sosyal Hizmetler Bölümü mezunu ve halen, Aile Bakanlığı taşra teşkilatında idareci olarak görev yapmakta olan evli ve iki güzel evlat sahibi bir yazar diye tarif edebilirim kendimi.

"Şatom Benim Üzgün Yurdum” kitabı yurt deneyimini anlatan kişilerin yazdığı kitaplardan birisi. Seni bu deneyimleri yazmaya iten neydi?

Yazı konusunda benim iki motivasyonum vardır. Birincisi ideal. Henüz lise öğrencisiyken, eserlerini hayranlıkla okuduğum yazarların hayatlarını incelerdim. İlk eserlerini kaç yaşında yazmışlardı. İlk şiirlerini nerelerde yayımlamışlardı. Yazarların biyografilerini okuduktan sonra kendimce hayallere dalardım. 25’li yaşlarda benimde bir kitabım olacaktı. Ben de bir gün bir kitap yazacaktım.

İkinci ve daha güçlü bir motivasyonum: yaşadığım yetiştirme yurdu hayatının üzerindeki utanç örtüsü. Toplumsal ön yargılar, bu utanç örtüsünü öylesine kalınlaştırmıştı ki; yurtlardan yetişen gençler kendilerini hep saklamak ihtiyacı içinde hissediyorlardı. Üniversitedeyken bir makale okumuştum yetiştirme yurtlarında kalan gençler üzerine. Oldukça ön yargılı, belli ki, sahaya girmeden yapılmış, yurt çocuğunu,  Afrika’nın en büyük safari parkı Serengeti’de yaşayan aslanlardan biraz daha evcil gösteren bir araştırmaydı. Düşünün bu makale, ürettiği bilimsel bilgiyle, o çocukların sorunlarına çözüm üretmesi gereken bir akademik yapının ürettiği belgeydi.

Nihayetinde, o alanda çalışanları eğiten yetiştiren bir kurumdu üniversite. Ortadaki bu durumla ilgili sorumluluğu vardı. oyun hamuruyla yaptığı bir objeyi beğenmeyen ve onu çöpe atan bir çocuk şımarıklığında, bu utanç örtüsüne yeni katmanlar ekleyemezdi üniversite. Çok içim acıdı o makaleyi okuyunca.

“Aslanlar kendi hikayelerini yazana kadar, avcıların yazdığı hikayeleri okumak zorundadırlar” sözü aklıma geldi ve anılarımı yazmaya karar verdim. Çevremdeki bütün yurt çocukları kendilerini saklarken bunu yapmak çok akıllıca değildi. Cesaret istiyordu. Ve ben bugün diyorum ki, iyi ki bu cesareti göstermişim ve bu kitabı yazmışım.

Yurtta yetişen bireyler bilimsel tabirle “etiketlenme” ve “sosyal dışlanma”ya çok maruz kalıyor. Yurtta yetişmiş başarılı kişiler de kendilerini saklama ihtiyacı duyuyor. Siz kendinizi en iyi şekilde ifade ederek toplumda “Ben de varım.” diyebilmişsiniz. Bunu diyemeyen binlerce kişi içsel sıkıntılar yaşayarak hayatın içinde kaybolup gidebiliyor. Belki bu bunalımlar intihara kadar sürükleyebiliyor. Siz bu dirençli ve güçlü duruşunuzu neye borçlusunuz? Yurtta yetişmiş kişilere dirençli ve güçlü olmaları, bu içsel sıkıntıları aşmaları için ne tavsiye edersiniz?

Bu etiketlenmeden kendi payıma düşeni fazla fazla aldım ben de bütün yurt çocukları gibi. Bu etiketlenmeler, yurda gelmemize sebep olan ve yurt hayatının doğal yapısının oluşturduğu travmalar beynimizde saltanat sürerken “Ben de varım” diyebilmek gerçek ve saf bir varoluş mücadelesidir. Bu mücadeleyi hakkıyla verenler oldu. Hatta, iyi ve önde gelen örneklerden birisi olan sizinle bu röportajı yapıyor olmak benim için kişisel bir mutluluk ve gurur vesilesidir. Bu mücadelede yenilenler oldu. Yolda kalanlar oldu.

Bana ne iyi geldi sorusuna keşke tek ve kolay bir cevap verebilsem. O yüzden müsaadeniz olursa bana iyi gelen bir kaç konuya değineyim. Bir kere halam ve kader çizgimde yer alan iyi insanlar. Halamın sevgisini hayatım boyunca hissettim. Eğer bir çocuğun dünyasında sevgi varsa, öfkeye yer yoktur. Sevgi ne kadar büyükse, öfke o kadar küçüktür. Ve İbrahim Cengiz hocam başta olmak üzere hayatıma pozitif etki eden öğretmenlerim. Belki en büyük avantajım, insanlardan faydalanmayı bilmemdi. Her geceyi kadir bilemedim belki ama, her kişiyi hızır bilmeye çalıştım. Sonradan anladım hayatımızda yer alan herkesin bizim için bir anlamı vardır ve çoğu kez bu anlamın peşinde oldum ben.

Bir başka iyi gelen nokta hedefimin olmasıydı. Çocuksu dünyamda her ne kadar dünyadaki bütün kötülükleri yenmek için Süpermen olmayı düşündüysem de, bir iki sandalyeden sandalyeye denemeyle uçamayacağımı anladıktan sonra daha gerçekçi hedefler belirledim. Henüz bir ilkokul dördüncü sınıf öğrencisiyken, “Annem öldü, babam özürlü, abim zaten benimle aynı durumda, o zaman benim okumaktan başka çarem yok.” diye kendi kendime hedef koyduğumu düşünüyorum. Adım adım ilerlediğim bu hedeften de hiç ayrılmadım. Bir iki savrulmalarım haricinde hep bu hedefin peşinde koştum. Okuduğum Sağlık Meslek Lisesinde, lise birinci sınıftan itibaren matematik, edebiyat, fizik, kimya, tarih, coğrafya, biyoloji konularında hiç ders alamasak bile ben üniversiteyi kazanacağım diye kendime o zaman için imkansız bir hedef koymuştum. Hatta Sağlık Meslek Lisesinde meslek dersi öğretmenim bana enjeksiyon yapma konusunda iyi bir fırça atınca ona demiştim ki: “Benim sağlık memuru olmamdan ve insanlara yanlış iğne vurmamdan korkmayın hocam, ben zaten üniversiteyi kazanacağım ve başka mesleğe geçiş yapacağım.” demiştim.

Bir diğer ilacım okumak ve yazmak oldu. Çok okumam bana kendi çapımda bir istikamet kazandırdı. Neyi, ne için yapmalıyım bilinci kazandırdı. Ve yazdım. Yazdıkça yaralarımı iyileştirdim belki de. Yazdıkça sıkıntılarımı, öfkelerimi, dertlerimi çıkardım içimden, kağıtlara döktüm. Böylelikle öfkemin mağlubu olmaktan kurtuldum diye düşünüyorum.

Yurtta yetişen bireyler için genelde öfkeli, uyumsuz gibi yakıştırmalar yapılıyor. Siz bunların nedenlerini çözülememiş travmalara bağlıyorsunuz. Bu konuda kitabınızdaki bir örnek oldukça çarpıcıydı. Bu örnek özelinde travma süreçlerinin etkili yönetilebilmesi için neler yapılmalı, hangi konularda ilerleme sağlanmalı sizce?

Bir çocuk eğer “Korunmaya ihtiyacı olan çocuk” kavramıyla tanımlanmaya başlamışsa, doğal olarak onun hayatında yolunda gitmeyen bir şeyler var demektir. Öyle basit örselenmeler de değildir bunlar. Yetişkin bir insanın 40-50 yılda yaşadığı travmaları, bizim kardeşlerimiz 4-5 yaşlarında konsantre olarak yaşamış oluyorlar. Yurtta yaşıtlarına sürekli şiddet uygulayan, kavgacı bir çocuğumuz vardı. Bir görüşmemizde sordum, “Şiddet konusunda kendini kontrol edebilmen için sence neye ihtiyacın var?” Bana döndü, gözlerime baktı: “Alim abi, ben kendimi nasıl kontrol edebilirim? Babam, koynunda uyuduğum annemi, gözlerimin önünde baltayla doğradı. Ben gözlerimi kapatınca, hala yüzüme sıçrayan kanların ılıklığını duyuyorum.” Haklıydı. Sonuna kadar haklıydı. Belki fiziksel olarak kuruluşlarımıza çağ atlattık. İhtiyaçlar konusunda çocuklarımızın bir ihtiyacı kalmadı. Ancak travmalarını ıskaladık. Çocuklarımızın travmalarını çalışmadığımız sürece onların, şiddete, maddeye, alkole, öfkeye yenilmelerini engelleyemeyiz.

35 yıldır bu kurumlardayım. Deneyimlerime göre, “Korunmaya ihtiyacı olan çocuk” sisteminin en büyük eksiği psikolojik destek konusundaki yetersizliklerdir. Yıllar önce, görev yaptığım çocuk yuvasındaki tek psikoloğun başka yere alınmasına karşı çıktığım bir mülga Genel Müdürlük görevlisi vardı. Ben: “Benim elimdeki tek psikoloğu da aldığınız zaman, bu çocuklara kim psiko-sosyal destek verecek?” diye sormuştum. Aldığım cevap çok ilginçtir: “Kalorifercin yok mu senin?” Var tabi. Her kuruluşta bir kaloriferci var. Ama o kalorifercilerin, veballerine girdiğimiz çocukların günahları için ateşimize odun atmalarını istemiyorsak, çocukların travmalarını çalışmalıyız.

Sorun sadece sistem sorunu değil tabi ki. Kurumlarda çalışan meslek elemanlarının da kendilerini bu anlamda geliştirmeleri gerekir. Üniversitelerden aldıkları diplomalarla, bizim gibi ağır sosyal sorunlarla karşılaşılan bir alanda çalışırken yeterli olacağını düşünen genç meslek elemanlarına sesleniyorum: kesinlikle yanılıyorsunuz. Kendinizi geliştirmelisiniz. Travma alanında, klinik görüşmeler konusunda, görüşme teknikleri konusunda, aile danışmanlığı konusunda eğitimler almalısınız. Bakanlığımıza da bu konuda görevler düşüyor. Her sene bir sürü hizmet içi eğitimler veriliyor. Bu hizmet içi eğitimler bahsettiğim alanlardaki sertifikasyona tabi eğitimler olursa meslek elemanlarımız sahada çalışırken kendilerini daha yeterli görürler.

Ben idareci olduğum halde, travma, aile danışmanlığı ve görüşme teknikleri konusunda eğitim aldım. Ve hayıflanıyorum bu eğitimleri almadan önceki çalıştığım zamanlara. Şimdi kendimi mesleki açıdan daha güçlü hissediyorum. Keşke daha önce alsaydım EMDR Terapisti sertifikasını diyorum. Çocuk yuvasında çalıştığım dönemlerde mesela.

Tüm meslek elemanlarına da bu yönde adım atmaları için sesleniyorum: çocuklarımızın sorunları karmaşık ve çok boyutlu. Sahip olduğunuz diplomalarınız yetersizdir. Kendinizi eğitimlerle geliştirmelisiniz.

Yurtta yetişen birçok kişi devleti “baba” bilip oldukça pederşahi bir şekilde konumluyor. Bu durum, devlet babanın isterse döver, isterse sever yaklaşımı içinde kabullenilmesini beraberinde getiriyor. Sonucunda da birçok olayın üstü örtülüp gidiyor. Halbuki modern devlet toprakları üzerindeki her canlının refahından sorumlu. Siz bu pederşahi devlet baba algısından çok farklı bir şekilde, tüm süreci olabildiğince nesnel, ajitasyondan uzak bir şekilde ele alabilmişsiniz. Sizce bu pederşahi devlet baba algısının çocukların hayata atılmalarındaki olumlu ve olumsuz etkileri neler?

Devletin, toprakları üzerindeki her canlının refahından sorumlu oluşu, ona karşı duygusuz olmamızı gerektirmez bence. Tıpkı vergisini düzenli ödeyen vatandaşa, devletin “görevini yapıyor” diye duygusuz kalmaması gerektiği gibi.

Fakat bu duygunun dozu ve yönü ne olacak? Kimi arkadaşlarımız dediğiniz gibi yurtta büyümeyi kutsallaştırıyor. Kimisi küfrediyor yetiştirme yurtlarında büyüdüğü için. Ben diyorum ki, yetiştirme yurdunda büyümek bir kaderdir. Tek başına iyi veya kötü bir anlam ifade etmez. Kendi içinde iyi günleri de, kötü günleri de barındıran bir süreçtir.

Yaşadıklarını kutsallaştıran ve kendileri eleştirmediği gibi, eleştiriye izin vermeyen dostlarımız hata yapıyorlar diye düşünüyorum. Nihayetinde eleştiri yapıldığında burada muhatap devlet değildir. Devletin yürüttüğü o hizmettir. Ve bizim eleştiri yapmamız o hizmeti sonraki gelen nesiller için daha geliştirmeye yarayacaktır.

Tersi durumda, kurum bakımında yaşadığı olumsuzlukların faturasını “devlet” olarak görüp, nihilist eleştiriler yapan kardeşlerimin tavrını da yanlış buluyorum. Devlet kuramsal olarak bir hizmeti ortaya koymuştur. Uygulayıcılar tarafından yapılan yanlışın faturasını devlete yöneltmek bir netice doğurmayacağı gibi, doğrudan kendisini muhatap görmeyen uygulayıcı da, düzelmek ve gelişmek adına atması gereken adımları atmayacaktır. Bunun örnekleri çok görülmüştür.

Benim kişisel bakış açıma gelince; bana göre de devlet baba rolündedir. “Şatom” kitabında da değindiğim gibi, devletin biraz hoyrat, biraz duygusuz, biraz şefkatli öpücüğü olmasaydı benim kurabileceğim en büyük hayal iyi bir çoban olmaktan öteye geçmezdi. Bir peygamber mesleği olarak çobanlık mesleğine saygısızlık yapmaktan korkarak söyleyeyim; başka bir ihtimal yoktu benim için. Oysa şimdi devlet sayesinde küçüklüğümde neyin hayalini kurduysam gerçekleştirdim. Ama bu vefa duygularım, bir zamanlar içinde büyüdüğüm ve şimdi uygulayıcı olarak içinde olduğum sistemin yanlışlarını ve eksikliklerini görmeme engel olmuyor.

Peki ya bu pederşahi devlet baba algısının yurttan ayrılan bireylerin örgütlenmeleri ve dayanışmalarına etkilerini nasıl algılıyorsunuz? Birçok sivil toplum örgütü çağdaş hak temelli yaklaşımdan oldukça uzak bir şekilde ilerliyor gibi görünüyor?

Uzun süredir izliyorum yurttan ayrılan dostlarımızın kurdukları dernekleri. Sağlam bir yürek, güçlü bir iyi niyet, yüksek bir enerji ve büyük bir bölünmüşlük görüyorum. İstediğiniz kadar güçlü ve yüksek rakamları yan yana yazın. O rakamları sıfırla çarptığınız zaman sıfırdır. İşte buradaki bölünmüşlük, o sıfır çarpanı etkisini yaratıyor, gücümüzü zayıflatıyor, etkimizi azaltıyor, sesimizi kısıyor.

Ben sorunu pederşahi devlet algısında görmüyorum. Aksine bu derneklerden öyle talepler geliyor ki, bu kadarı artık hak savunuculuğunu aşıyor deniliyor. Mesela, arkadaşımız iki kere müstafi sayılmış. Tekrar onun işe girmesi için kapıları kırıyoruz neredeyse. Oysa güçlü bir dernek öyle çalışmalar yapar ki, o arkadaşımız ve başka hiç bir arkadaşımız müstafi sayılacak hatalar yapmaktan korunur. Olayla değil, olgularla uğraşmak lazım. Ama o kadar çok bölünmüşüz ki, olgulara gücümüz yetmiyor, sadece olaylarla uğraşabiliyoruz. Böyle olunca da, her defasında dejavu yaşıyoruz, her defasında Amerika’yı yeniden keşfediyoruz.

Yine de, dernek çatısı altında gönüllü emek veren dostlarımın hakkını yemek istemem. Birçoğunu şahsen tanıdığım, yüreklerindeki zenginliklere şahit olduğum, dostları olma şerefine eriştiğim saygıdeğer arkadaşlarımız çok büyük emek veriyorlar. Ailelerinin, sevdiklerinin zamanlarından alıp gönüllü çalışmalar yapıyorlar. Fakat birlik ve beraberlik sağlanmayınca hepimiz bal yapmaz arı paydasında buluşuyoruz. Daha fenası muhataplarımız bizi ciddiye almıyor.

Bence bizim Sivil Toplum Kuruluşu nedir, gücü nasıl kullanılır, bir STK’da çalışırken egomuzun tahammül edilebilir sınırları ne kadardır, güçlü bir STK’nın etki mekanizması hakkında yeterli fikrimiz yok. Elimizdeki güç ile baklava yeme lüksüne sahipken, biz bu bölünmüşler yüzünden kuru ekmeğe talim ediyoruz.

Gördüğüm kadarıyla, bu bölünmüşlük sadece bize zarar vermiyor. Muhataplarımızın, paydaşlarımızın da kafasını karıştırıyor. Onlar da, her defasında başka bir oluşumla muhatap olup, hep aynı şeyleri yeniden konuşmak yerine, kurumsal ve güçlü bir yapıyla muhatap olmak istiyorlar.

Umarım bu birlik ve beraberlik en kısa sağlanır ve kısık seslerimiz bir şelale gürlüğüne kavuşur. Bu bir umuttur. Bu umuda yakın olduğumuzu hissediyorum.

Hayat Sende olarak bizler yıllardır koruma yetişen bireylerin hayata temel yaşam becerilerini kazanmış şekilde atılması için çalışmalar gerçekleştiriyoruz. Siz bunu birçok örnek üzerinden, hem de kendinizi de örneklerin arasına koyarak vermişsiniz. Koruma altındaki çocukların bağımlı bir şekilde, temel yaşam becerilerini kazanmadan hayata atılmasının bir nedeni bizce çocuklara ilişkin acıma ve merak dolu bakışlar. Bu bakışlardan dolayı çocuklar bağımlı bir şekilde hayata hazırlanıyor. Siz kitabınızda değişen sosyal hizmet modelleri çerçevesinde bütçe yapan ev tipi modellerle bu işin çözülme yolunda ivme kaydettiğini öngörüyorsunuz. Toplumsal algıdaki konum sizce de daha önemli değil mi?

Sorunlar karışık olduğu için çözümlerinde çok boyutlu olması gerekiyor. Benim kitapta iyiye doğru gidiş diye anlattığım çocuk evleri modeli elbette tek başına bir çözüm değildir.

İnsan kaynaklarının niteliği, sivil toplumun katılım gücü ve oranı, politikalardaki tutarlılıklar, akademik beslenme bu alandaki başka çözüm dinamiklerinden birkaçıdır.

Toplumsal algıdaki kabul konusuna vurgunuz önemli. Bir çocuk ailesinde kabul görürse, kendini ifade etme ve potansiyelini gerçekleştirme şansına sahip olur. Ailesi tarafından sürekli eleştirilen ve dışlanan bir çocuk kendini ifade edemez, kendini gerçekleştiremez. Bizim arkadaşlarımız için aile, toplum demektir. Toplum bizi sürekli eleştirirse, dışlarsa, ön yargıyla yaklaşırsa, bizim kardeşlerimiz de kendilerini gerçekleştiremeyecektir.

Toplumsal algı ve kabul konusunda eskiye göre çok daha iyi durumdayız. Siz de kabul edersiniz zannediyorum, sizin benim yetiştiğimiz dönemle, şu andaki toplumun sahiplenici tavrı arasında iyiye doğru bir gelişme vardır. Yeterli mi? Elbette değil. Sivil toplumun gücü burada önemli.

Kurum bakımı hizmeti veren kamu görevlileri bütün iyi niyetlerine, her geçen gün artan niteliklerine rağmen nihayetinde “görevli” tanımından azade olamıyorlar. İşte burada STK’larda gönüllü olarak çalışan ve benim “kanatsız melek” diye tanımladığım iyi yürekli insanlar devreye girmeli. Bir gülümseme, bir şefkatli dokunuş, koruyucu aile olma, evlat edinme gibi hizmetlerle çocukların kalpleri çok kolay kazanılmaktadır.

Görev yaptığım kurumlarda, özellikle gönüllü çalışmalara ağırlık verirdim. Bu konuda mevzuatı bile olumlu yönde çok esnetmişimdir. Böyle yapa yapa, toplumsal algı ve kabulde çok büyük mesafeler almıştık.

Sözü toplumsal algıya ve kabule getirmişken, Darüşşafaka Koleji örneğini vermek isterim. Darüşşafaka da yetişen kişiler hem kendileri isteyerek, hem de kurum tarafından özellikle desteklenerek tekrar sistem içine çekilir. Darüşşafaka lehine kamuoyu oluşturma noktasında gönüllü çalışmalar yaparlar. Bağış faaliyetleri organize ederler. Toplumun gönlünü fethederler. Benzer bir konuda ve daha kapsayıcı hizmetler veren Bakanlığımızda bu konu ne yazık ki önemsenmiyor. Aklım almıyor gerçekten, kendi yetiştirdiği, emek verdiği, göz nuru döktüğü kişileri sonra nasıl görmezden geliyor sistem. Sanki göz göze gelmekten utanır gibi, yurttan çıkıp tekrar bu alanda gönüllü görev almak isteyen kişiler çok zorlanarak çalışmalara dahil olabiliyorlar. Gördüğüm kadarıyla kerhen bir kabul var. Bu yüzden Darüşşafaka’nın uygulamalarına hep imrenmişimdir.

Sizinle ikinci kez bir röportaj daha yapalım ama son olarak şunu sormak isterim. Yurtta yetişmiş kişiler tarafından tüm yurtların kapatılması sürecinin ardından nostaljik bir akım ortaya çıktı. Yetiştirme Yurtları devam etsin diyor bu akım. Ben bu süreci biraz etkiye tepki olarak görüyorum. Yurtta yetiştiğiniz için ayrımcılığa uğruyorsunuz ve tepki olarak yurtta bir alt kültür oluşturup dayanışıyorsunuz. Bu sizin topluma uyumunuzda bir sorun ama hani kitabınızda da belirtmişsiniz balık denizde yüzer denizi bilmez misali. Siz bu nostaljik akım hakkında ne düşünüyorsunuz?

“Yetiştirme yurtları kapatılmasın.” demek ne derece doğru bilmiyorum. Değişmeye ve gelişmeye karşı çıkmak demektir bu tavır. Yerine ikame edilen kurumlarında mutlaka eksiklikleri vardır. Bu konuda dikkatli söz söylemek lazım. Bugünün çocuk evleri modelindeki eksiklikleri ön plana çıkararak, eskimiş, köhnemiş ve terk edilmiş bir sistemi savunmak, muhataplarımız tarafından söylediğimiz diğer doğrularında çöpe atılmasına sebep olabilir.

Büyüdüğüm yetiştirme yurdunda öyle acılar saklı ki, değil kapatılması, yaksalar içim acımaz. Binaya sadakat ayrıdır, kavramsal olarak yetiştirme yurdunda büyümeye sadakat ayrıdır. Kendimi düzelteyim: sadakat kavramının burada yeri bile yok. Yetiştirme yurdunda büyümekten ne utanmalıyız, ne de yüceltmeliyiz. Daha önce de söyledim, bu bir kaderdir bizim payımıza düşen. Bu kaderden dolayı, ben neden “sarı badanalı, resmi hizmete mahsus bir binayı” savunayım ki? Ama insanın ailesiyle gurur duyması güzeldir. Biz de yetiştirme yurdunda büyümekten dolayı alnımız ak, başımız dik gezebiliriz. Fakat değişime ve gelişime direnç göstermemeliyiz diye düşünüyorum.

Bir parantez açayım. Keçiören Çocuk Yuvası özelinde yürütülen bir tartışma var. O tartışmayı bu konudan ayırıyorum. Yuva kapatılmasın diyen bir kesim var. Ülkemizde açılan ilk çocuk yuvası olma özelliği oraya tarihi bir misyon yüklüyor. Belki kurum bakımı şeklinde orada hala hizmet vermeye devam edilmeyebilir. Ancak bu tarihi görevi olan yapının tamamen yıkılmasına benim de gönlüm razı değil.

Büyük şair Ahmet Muhip Dranas eski Çocuk Esirgeme Vakfının dergi yöneticisidir. Bu dergide Orhan Veli gibi büyük şairler şiirler yayımlamışlardır. Biraz araştırayım dedim: Bakanlığımızda böyle bir arşivin olmadığını öğrendim. Düşünün Cumhuriyet tarihinin en büyük şairleri bizim dergimize imzalarını atmışlar. Ama bugün o tarihi vesikalara ulaşamıyoruz. Tarihsiz, köksüz bir kurum değiliz ki biz. Keçiören Çocuk Yuvasındaki tarihi noktalar da korunmadan yıkılırsa, aynı hafıza kaybına tekrar uğrarız diye bir korkum var.

Keçiören Çocuk Yuvasına yeni hizmet modeli olarak ne yapılacaksa yapılsın ama, ne olur, oradaki tarihi doku ve mesaj korunarak yapılsın bu düzenleme.

Kitabını satın almak isteyenler nasıl bir yol izlemeli abi?

“Şatom Benim Üzgün Yurdum” kitabını ne yazık ki, raflara indiremedik. Dolayısıyla kitabı okumak isteyenler, yakın zamanda başlayacak olan internet satışıyla temin edebilecekler, ya da yazarıyla yani benimle sosyal medya yoluyla iletişim kurarak temin edebilirler. Doğrusu okur adına imzalayarak, ardından dualar ederek kargoya uğurladığım kitaplar dolayısıyla, pek çok okurumla sıcak bir iletişim de kurmuş oldum.

Söz buraya gelmişken hem bir teşekkür edeyim, hem de bir uyarı yapayım. Kitap piyasaya çıkalı bir buçuk ay oldu. Raf satışı, market satışı, henüz internet satışı, reklamı, sendikası, yayınevi desteği olmadan, sadece kulaktan kulağa yayılmak suretiyle yarısından fazlasını sattı. İlgi gösteren, kitaba ulaşmak için oldukça zahmete giren çok değerli okurlarıma büyük teşekkür borçluyum. Öte yandan kitabı temin etmek isteyen okurlarımızın acele etmelerinde fayda var. Zira elimizdeki kitap sayısının hızla eridiğini belirtmek isterim.

Kitaba ulaşmak isteyen dostlar aşağıdaki linklerden kitabı temin etmek için iletişim kurabilirler. 

facebook: /alimyavuzkitaplari
instagram: alimyavuz28
Twitter: @alimyavuz

Çok teşekkürler. Çocukların hayatında fark yaratan enerjiniz daim olsun.

Ben teşekkür ederim. Böyle hacimli bir röportajın ortaya çıkmasına vesile olan sabrınız ve ilginiz için teşekkür ederim. Ve tabi, HAYAT SENDE’nin fark yaratan enerjisi, ortaya koyduğu farklı ve faydalı çözüm noktaları için bütün toplum gibi ben de teşekkür borçluyum sizlere.

İçeriği Paylaş:

Yazar Emrah Yurtlu

Emrah Yurtlu
Lorem Ipsum is simply dummy text of the printing and typesetting industry. Lorem Ipsum has been the industry's standard dummy text ever since the 1500s, when an unknown printer took a galley of type and scrambled it to make a type specimen book. It has survived not only five centuries, but also the leap into electronic typesetting, remaining essentially unchanged.

İlginizi Çekebilir: